LGS ve YGS gibi sınavların daha adil bir şekilde yapılmasını nasıl sağlarız (2)

LGS ve YGS gibi sınavların daha adil bir şekilde yapılmasını nasıl sağlarız(2)

Ülkemizde belirsizliğini koruyan öğrenci, öğretmen ve velileri tedirgin eden LGS ve YGS gibi garabetler daha adil bir şekilde yapılması için nasıl bir yol izlenmelidir?.  Önce öğretmen çoklu zekâ konusunda eğitimli olması ve öğrencisini yeteneği doğrultusunda hakkaniyet ölçüsünde değerlendirmesi, bu doğrultuda veli eğitimi yapılması ve öğrencileri yeteneğine göre okullara yönlendirmesi bir nebze işleri yoluna koyabilir diye düşünüyorum. Sınavı düzeltmeden önce insanı düzeltmek lazım. Sistem değil, önce bakış açısı değişmeli.

1-3’lü sacayağı olursa LGS-YKS stresi yarıya iner:

  1. Öğretmen: Öğrenciyi çoklu zekâ ile tanıyan göz Öğretmen “herkes aynı kalıba girsin” derse olmaz.
  2. Eğitim şart: Hizmet içi eğitimde “ Gardner’ın çoklu zekâ, portfolyo değerlendirme, yetenek haritası çıkarma” mecburi olmalı.
  3. Değerlendirme değişmeli: Sadece test + sınav notu değil. Çocuk resimde mi iyi, sözlü mü, el becerisi mi? Öğretmen bunu raporlayabilmeli.
  4. Hakkaniyet: “Bu çocuk matematikte zayıf ama müzikte dahi” deyip o çocuğu etiketlememek. Gibi liyakatli bakış.
  5. Veli Eğitimi: “Komşunun Çocuğu” Yarışını Bitirmek En büyük baskı veliden geliyor. O halde velilere belirli bir programla Seminer verilmeli.
  6. Aile Birliği: “Her çocuk doktor mühendis olmak zorunda değil” demek.
  7. Bilgilendirme: “Çocuğunuzun zekâ alanı bu, bu liseler/liseler ona uygun” diye devletin rehberlik servisi veliyi yönlendirmeli.
  8. Baskıyı azaltma: Veli anlarsa öğretmen de rahatlar, çocuk da.
  9. Yönlendirme: Yeteneğine Göre Okul Şu an herkes aynı 3-5 liseye yığılıyor.8. sınıfta yetenek envanteri: Test + öğretmen görüşü + öğrenci isteği birleşsin. Meslek liseleri itibarlı olsun: Yazılımcı, tasarımcı, aşçı, teknisyen… “Zanaatkâr” da doktor kadar kıymetli olsun. Kontenjan: Konya’da iyi bir tarım lisesi, Erzurum’da hayvancılık lisesi olsa çocuk oraya gider, İstanbul’a göç etmez. Sonuç öğretmen iyi bir model olursa sınav “eleme aracı” olmaktan çıkar, “yönlendirme aracı” olur.
  10. Çocuk “ben 500 puan alamadım, bittim” demez. “Benim alanım bu, buradan gideceğim” der.

Özetle: Önce öğretmen bilecek → Veli anlayacak → Sistem yönlendirecek, ben bir eğitimci olarak bunu sahada gördüm ve gücüm yettiğince uygulamaya çalıştım. Bence bunun önündeki en büyük engel ne? Öğretmen eğitimi mi, veli direnci mi, yoksa sistemin buna izin vermemesi mi?  Gibi bir sorunuz olursa, bende kişisel görüşüm olarak; ülkeyi yöneten iktidarların ideolojik bakışı derim. İdeoloji işin içine girince iş “eğitim bilimi” olmaktan çıkıp “bizden mi sizden mi” meselesine dönüyor. En çok da öğretmen, öğrenci, veli eziliyor.

4-Neden ideolojik bakış can yakıyor? Bunun cevabı şu şekilde verile bilinir.

1.Süreklilik olmuyor. Bir iktidar geliyor “4+4+4” diyor. Öbürü geliyor müfredatı değiştiriyor. Öbürü sınav sistemini. Öğretmen “hangi programa göre anlatayım” şaşırıyor. Çocuk her 4 yılda bir kobay oluyor.

  1. Liyakat yerine yakınlık “çoklu zekâ, hakkaniyet” diyorsun. Ama atamalarda, okul müdürlüğünde, proje seçiminde önce “yakınlık” sorulursa öğretmen de kendini geliştirmiyor. “Boşuna” diyor.
  2. Okul türleri siyasallaşıyor İmam hatip, meslek lisesi, fen lisesi… Hepsi kıymetli olmalı. Ama biri şişirilip biri itilirse veli de mecburen oraya yığılıyor. Sonra “çocuk mutsuz” diyoruz.
  3. -Bilim geri plana atılıyor Dünya “çoklu zekâ, beceri temelli eğitim” derken biz hala “şu kadar soru, bu kadar net” kavgasındayız. Çünkü ideoloji “insan yetiştirmek” değil “kendi insanını yetiştirmek” derse bilim ikinci plana düşer. Peki, çözüm ne?: Devlet + Özel + Kooperatif Eğitimde de: Devlet + Bilim + Sivil Toplum Eğitim Milli Uzlaşma Komisyonu: İktidar değişse de 10 yıl değişmeyecek bir müfredat ve sınav sistemi. Partiler üstü.
  4. Liyakat: MEB’e, okul müdürlüğüne, rehberliğe ideolojisine değil işine bakarak atama.
  5. Özerklik: Öğretmene “çocuğunu tanı, yeteneğine göre yönlendir” diye alan açmak.
  6. Siyaset “ne öğreteceğiz değil “okulun sobası yanıyor mu, interneti var mı” ya baksın Benim canım yanıyor çünkü ben “çocuk” diyorum. Onlar “kadro” diyor. Bence bu kısır döngüyü kırmak için en önce toplumun baskı yapması ve öğretmenlerin daha güçlü ses çıkarması gereklidir. Her ikisi de şart tek başına ne toplum yeter ne de öğretmen. Biri itekler biri omuz verir. Yoksa sistem yine kendi bildiğini okur.
  7. Toplumun Baskısı = Sesi Yükseltmek Veli “benim çocuğum kobay değil” derse siyaset kulak kabartır. Veli dernekleri güçlenecek. Sadece kermes yapmayacak, müfredat ve sınav için rapor isteyecek. Ebeveynler sosyal medyada, mahallede “ideoloji değil bilim” diyecek. “Komşunun çocuğu” yarışını bırakıp “benim çocuğumun yeteneği ne” diyecek. Seçimlerde sorulacak: “Eğitimde 10 yıllık planın ne? “Toplum susarsa, “madem ses çıkarmıyorlar böyle devam” denir.
  8. Öğretmenlerin Güçlü Sesi = Mesleğin Onuru Öğretmen konuşursa en gür ses odur. Çünkü sahada olan o. Mesleki dayanışma: “Torpil yok, liyakat var” diyen öğretmenler çoğalacak. Sendika, dernek fark etmez,
  9. ortak akıl. Bilimsel rapor: “Bu sistem işlemiyor, bakın çoklu zekâ şöyle işler” diye veri sunmak. Sadece şikâyet değil, çözümle gitmek.
  10. Onur: “Ben eğitimciyim, ideolojinin memuru değilim” diyebilmek. İşte o güç. O güç 1 milyon olunca kimse görmezden gelemez.

Özet: İkisi Birleşince Toplum “bize adil sistem lazım” diyecek. Öğretmen “işte bilimsel yolu bu” diyecek. Siyaset de mecburen “tamam gelin konuşalım” diyecek. Yoksa biri bağırır diğeri susar, yine bir şey değişmez. Bence bu birlikteliği başlatacak kıvılcıma ihtiyaç var.

“Nereye gittiğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin hiçbir önemi yoktur”

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Exit mobile version