Kayıp Nesil mi, Kaçırılan Fırsat mı?

Kayıp Nesil mi, Kaçırılan Fırsat mı?

Kayıp Nesil mi, Kaçırılan Fırsat mı

Son günlerde yaşadığımız acı olaylar, sadece birkaç başlıkla açıklanamayacak kadar derin bir gerçeği yüzümüze çarpıyor. Eğitim sisteminden aile yapısına, öğretmen profilinden öğrencinin ruh dünyasına kadar uzanan çok katmanlı bir kırılmanın içinden geçiyoruz. Peki, bu tablo, geleceğin resmi midir? Yoksa göz göre göre kaçırdığımız bir fırsatın fotoğrafı mı? Eğitim politikaları uzun zamandır sahadan kopuk bir aklın gölgesinde ilerliyor. Merkezde üretilen kararların sınıfa, öğretmene ve öğrenciye temas etmeden uygulanması; öğretmeni edilgen, öğrenciyi ise yönsüz bırakıyor. Oysa eğitim, masa başında değil, sınıfın içinde şekillenir. Öğretmeni dinlemeyen bir sistemin, öğrenciyi anlaması da mümkün değildir. Bir başka kırılma noktası öğretmenlik mesleğinin içinden geçiyor. İdealist öğretmenlerin küstüğü, çabasının karşılığını göremediği bir ortamda ortalama düşer, heyecan kaybolur. Elbette hâlâ büyük bir özveriyle çalışan öğretmenler var; ancak sistem, bu çabayı çoğaltmak yerine sıradanlaştırıyorsa, burada ciddi bir sorun vardır. Öğretmen yetiştirme modeli, sadece bilgi aktaran değil, karakter inşa eden bireyler yetiştirecek şekilde yeniden düşünülmelidir. Sendikal yapıların da kendini sorgulaması gerekiyor. Hak aramak, elbette meşrudur. Ancak mesleki kaliteyi yükseltmeyen, öğretmenin gelişimini öncelemeyen bir sendikal anlayış, uzun vadede eğitime katkı sunamaz. Kolay olanı tercih etmek, zor olanı inşa etmekten daha cazip gelebilir; fakat eğitim, kolaycılıkla ayakta kalamaz. Veliler cephesinde ise başka bir uç noktadayız. Çocuğunu korumak isterken onu hayata karşı savunmasız bırakan bir yaklaşım giderek yaygınlaşıyor. Sınır koymayan, sorumluluk vermeyen, her hatayı örtmeye çalışan bir ebeveynlik biçimi; özgüvenli bireyler değil, kırılgan karakterler üretir. Oysa çocuk, hatalarıyla büyür; engellerle güçlenir. Ve öğrenciler… Belki de en sessiz ama en derin kırılma burada yaşanıyor. Anlam duygusunu yitiren, hedefle bağı zayıflayan, kimlik arayışında savrulan bir gençlik… Bu sadece eğitim sisteminin değil, çağın bir sorunu. Hız, tüketim ve görünürlük üzerine kurulu bir dünyada gençlerin içsel bir boşluk yaşaması şaşırtıcı değil. Ama bu boşluğu görmezden gelmek, geleceği görmezden gelmektir. Bütün bu tabloya bakınca karamsarlık kolay, hatta cazip gelebilir. Ancak gerçek şu ki, bu bir kader değil. Bu, müdahale edilmezse derinleşecek bir uyarıdır. Aynı sistem içinde hâlâ idealist öğretmenler, bilinçli veliler ve arayış içinde olan öğrenciler var. Yani umut, hâlâ sistemin içinde yaşıyor. Sorunları büyüten şey, çoğu zaman onları kabullenmek değil, onları normalleştirmektir. Eğer bu tabloyu “zaten böyle” diyerek geçiştirirsek, işte o zaman bu gerçekten geleceğin resmi olur. Ama eğer bu tabloyu bir uyarı, bir dönüm noktası olarak görürsek; o zaman hâlâ yeni bir resim çizmek mümkün. Vesselam Soru şu: Biz hangisini tercih edeceğiz?  Devletin eğitim programlarında belirlediği amaçlara hiç bir velinin, Öğrencinin, öğretmenin ve idarecinin itibar etmediğini, herkesin sınav yarışlarında öğrencisinin bir adım önde olması için her yola başvurduğunu, bu amaçla okullarda düzenlenen sınava yönelik olmayan her türlü eğitim öğretim etkinliğinin göstermelik duruma düştüğünü, eğitim adına bakanlıkça düzenlenen bütün eğitim ataklarının bu zihniyet karşında akim kaldığını bilmezden görmezden geldik. Eğitim, bir toplumun geleceğini inşa eden en temel alandır. Bu alanın bilimden, akıldan ve liyakatten uzaklaştırılması; yerine dogmanın, sorgulanamaz kabullerin yerleştirilmesi kabul edilemez. Toplumun tüm dokusuna sirayet ettirdikleri “tükenmişlik sendromunun toplum olarak önüne geçmemiz acil ve zaruri! Toplumumuzun psikolojik dayanak noktalarını çürütmek veya sarsmak için dezenformasyona uğratmak istiyorlar. Aklımızla oynamalarına, zihnimizi suni olarak şekillendirmelerine izin vermeyelim. Bizleri başkalaştıran, birbirimize hasım kılan zihniyeti terk edelim. Unutmayalım ki; akıl ve benlik boşaltma operasyonlarıyla kültürel kimliği ve muhtevasını kaybeden sürü olmamızı istiyorlar!

Anadolu’nun dirilişi insanımızın kendilerine inanmalarından geçiyor!. Birilerinin değil bizim gerçeklerimiz önemli! Neye inandığımız kadar, nelere inandırıldığımızı görmek için Abdülhamid Han’dan bugüne kadar bakmamız yeterli!. Ayrıca; İnandırıldığımız değil idrak edip iman ettiğimiz Allah inancına sahip olmak ana esas!.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Exit mobile version