BU GÜNLERDE ÜLKENİN İÇİNDE BULUNDUĞU DURUM-2-

Ülkemizde uzun süredir hem iktidar da olanların, hem de muhalefette olanların kullandıkları dil insanları ötekileştirme, kin, nefret olmaktadır. Bu durum ise ülkenin istikrarsızlaşmasında birinci rol oynamaktadır. Siyasetin dili değişmeli, kutuplaşmanın da ortadan kalkması gerekiyor, aksi halde; “Sen vatansever değilsin, sen hainsin” deyince orta yol kalmıyor. Tartışma bitiyor, kavga başlıyor.
Dil bozulunca ne oluyor?
Hakaret, ötekileştirme, “ya bendensin ya düşmansın” dili bittiği gün toplum da nefes alır. Meclis’te kavga yerine proje konuşulursa, sokakta da insanlar birbirine düşman gibi bakmaz. Dil değişince güvenin %50’si çözülüyor zaten. Güvensizlik: Bugün sana “kardeşim” diyen, yarın seçim için “düşman” derse, daha sonraki gün ne diyecek diye kimse kimseye güvenemez.
Bu durum insanlarda yorgunluk: bıkkınlık oluşturuyor ve insanlar yoruluyor. “Yine mi kavga” deyip siyasetten, haberden, ülkeden uzaklaşıyor. En çok da gençler. “Sen şucusun, sen bucusun” demek yerine ülkenin gelişmesi, işsizliğin azalması ve günün şartlarına göre bir söylem geliştirilirse o zaman Dil düzgün olunca sistem yürür.
Peki dil nasıl düzelir?
Dil yukarıdan başlar aşağıya iner. Meclis’te, televizyonda, sosyal medyada “rakip” kelimesi “düşmanın yerine geçerse, 6 ayda toplumun tonu değişir. Yasakla değil, örnekle.
Özetle: Torpil, yargı, ekonomi bunların hepsi sonuç. Sebep dil. Dil düzelince diğerleri için zemin hazırlanıyor. Sizce insanların birbirine düşman eden dilin değişmesi için önce kimden başlamalı? Siyasetçiler mi, medya mı, yoksa bizim gibi sıradan insanların kendi çevresinde başlaması mı daha etkili olur?. Bu sorunun cevabı ise değişmenin tavandan başlaması gerek olduğunu ortaya çıkarır ki. Tabandaki insan “ben düzgün konuşuyorum ama onlar kavga ediyor” deyip havlu atıyor. Çünkü toplum liderini taklit eder. Lider ne derse o normalleşir. Balık baştan kokar, baştan da temizlenir. Tavandan başlayınca ne olur?. Meclis: “Sen hainsin, sen teröristsin” yerine “senin projene katılmıyorum, benimki şu” denirse, izleyen milyonlar da aynı dili kullanır. Medyada ise kendi menfaati için siyasetçi bağırınca reyting için tüm haberleri köpürtür. Siyasetçi sakinleşince, medya da bağırmak zorunda kalmaz. Sokakta ise Kahvede, okulda, iş yerinde “öteki” yok olur. Yerine “rakip fikir” gelir. Kavga azalır, iş konuşulur.
Peki, neden başlamıyor?
Çünkü kavga dili kısa vadede oy getiriyor. “Düşman” yaratmak kolay. “Çözüm” üretmek zor.
Ama uzun vadede fatura millete çıkıyor: Güven bitiyor, yatırım kaçıyor, genç gidiyor.
Özetle:. Önce yönetenler. Makamda oturan, mikrofonu elinde tutanlardan başlayacak. Sonra biz tabanda onu büyütürüz. Çünkü “haini silince “düşman” çıkıyor, onu silince “ihanet” çıkıyor. Hepsi aynı fabrikanın ürünü gibi. Tek kelimeyle hallolacak iş değil. Bir kere üstteki dil değişince, diğer kelimeler de kendiliğinden bayatlamaya başlıyor. İnsan 3 ay “rakibim” duyunca “hain” demeyi unutuyor.
Uzun uzadıya anlatmaya da gerek yok. Özü şu: Ülkeyi yönetenler “biz” demeyi öğrenirse, millet de “biz” olmayı hatırlar. Siyasetçi mikrofonu eline alınca “öteki” diye başlayınca, ertesi gün sokakta komşu komşuya öyle bakıyor. Televizyonda bağırınca, kahvede de ses yükseliyor. Yargı, torpil, liyakat hepsi ikinci planda kalıyor çünkü önce güven kırılıyor.
Öte yandan Adil Yargı + İmtiyazın bitmesi
“Makam ve mevki gözetmeksizin”, Hukuk herkese aynı işlerse, güçlü de hesap verir, zayıf da hakkını alır. İşte kilit noktası tam da burası. Öncelikle ülkemizin halletmesi gerekli konuların başında gelen vekillik bitince ayrıcalık olmaması gerekli, maaş, koruma, imtiyaz, ömür boyu danışmanlık… Bunlar biterse “siyaset rant kapısı” algısı da biter. İnsanlar “hizmet için giriyor” diye inanır. Ayrıca torpilin bitmesi + Eşit fırsat. “Doğduğu yer gözetmeksizin hakkettiği yere” Bu cümle ülkenin özeti. İnsan “çalışınca karşılığı varı görünce devlete inanıyor. Torpil biterse beyin göçü de biter, ekonomi de ayağa kalkar. Özetle: “önce güven” insanların ve toplumun birbirine güvenmesi gerekli. Ekonomi bunlardan sonra gelir çünkü kimse parasını, emeğini, geleceğini “yarın kurallar değişir mi” diye düşündüğü yere yatırmaz.
“İnsanoğlu, alışkanlıklarının çocuğudur” (ibn-i Haldun)